Kaç kişi ziyaret etmiş?

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Can You Hear My Heart: Kalbimi Duyabiliyor musun?

Hani "Silenced" filmini anlatırken, filmden bi replik paylaşmıştım ya.
"Bir engeli oldumu kendini eksik hisseder insan.."
Yeni bitirmiş olduğum bir Kore dizisi var ki.. Bu replik onada tamı tamına uyuyor aslında. Hangi diziden mi bahsediyorum? Tabiki Can You Hear My Heart...

Henüz dün bitirdiğim bir dizidir kendisi. Ve keşke izlemek için bu kadar beklemeseydim dedim bitince. Bildiğimiz klasik Kore dizilerinden biraz daha farklı aslında. Türü, tarzı, konusu, vermek istediği mesajı... Baştan alayım en iyisi..


İşte dizimizin esas oğlanı Cha Dong Joo! Bembeyaz teni ve içten gülümsemesiyle daha baştan bi sevimli geliyor zaten size. 
Kendisi küçüklükte geçirdiği bir kaza sonrası duyma yeteneğini kaybediyor. Başlarda şokun etkisiyle hiç konuşmayıp sadece tuhaf sesler çıkararak bağırsada sonrasında annesinin çabaları, konuşturmak için verdiği savaşlar ve çocuğu sarsarak "Konuş yoksa, unutacaksın" şeklinde çemkirmeleriyle Dong Joo konuşmaya devam ediyor. Bu şekilde büyüyor ve insanlarla dudak okuyarak anlaşıyor. Bu durumunu da sadece üç kişi biliyor.. Onun dışında etrafındaki tüm insanlar onun gayet normal olduğunu düşünüyor. Nedenini anlatmayayım, spoya girer.


Bu mantar kafada esas kızımız Bong Woo Ri. Saçları başlarda bi tuhaf gelsede sonradan alıştı gözüm. Hoşuma gitmeye başladı hatta. :)
Safın önde gidenidir, babası ve babaannaesine bakmak için deli gibi çalışmaktadır, aradan 16 yıl geçmiş olsada haala inatla Oppası Ma Ru'yu aramaktadır. Etrafındaki insanlara haddinden fazla iyi davrandığı için ezik kategorisinide sokabileceğimiz türde bir insandır.
Woo Ri'nin de duyma engelli bi annesi var. Onun sayesinde beden dilini biliyor. Annesiyle o şekilde anlaşıyor. Yaşanan bir olay sonrası annesini kaybediyor ve annesinin ölmeden önce evlendiği Bong Yong Gyu ile birlikte yaşamaya devam ediyor. 
Küçükkende kısa süreli tanışıp, kendisine arkadaşlık yapan Dong Joo ile büyüyüncede karşılaşıyor ve adını duyar duymaz onun tanıyıp sevdiği o küçük çocuk olduğunu anlıyor. Sonrasında bayaa bir olay oluyor tabide anlatmak olmaz şimdi :D
Bu arada annesinden dolayı alışkın olduğu için ne kadar normal bir şekilde konuşsada Dong Joo'nun duyamadığını anlayan ilk insanlardan biridir kendisi..


İşte benim adamım! İki ismi var. Biri Bong Ma Ru, diğeri Jang Jun Ha. Nedenine gelince...
Kendisi, Woo Ri'nin annesiyle evlenen Bong Yong Gyu'nun oğludur. Woo Ri'ninde üvey abisidir aynı zamanda. Bong Yong Gyu, doğuştan, aklı az buçuk yarım olan bi insandır.  Biraz engelli yani. Ma Ru'da tam tersi. Çok zeki ve çalışkan bi çocuktur. Bundan dolayı babasından hep utanmaktadır. İçinde bulunduğu şartlardan nefret ederekten sürekli isyan etmektedir. 
Sonra Woo Ri'nin annesinin öldüğü gün, yaşanan bir olay sonrası ortadan kayboluyor. Woo Ri ve ailesi için kayıp olsada izleyiciye nerde olduğu gösteriliyor tabiki.. Kendisi Woo Ri'nin abisi olmayı bırakıp, Dong Joo'nun abisi oluyor. Tabiki Dong Joo'nun anasının isteği üzerine... Tamda istediği zengin hayat önüne serilmişken bizim Ma Ru bunu geri çevirir mi? Sonrasında adı Jun Ha oluyor işte.
Sonrasında yaşadığı şeyler yüzünden çok değişiyor, farklı bir insan oluyor ama yinede hep sevdim bu adamı. Çünkü hep o pişmanlığı hissettirdi bana. "Ailesini terkedecek kadar kötü bir adamım ben" diye hep haykırdı aslında. Ne zaman onlardan birini görse gözleri dolu dolu oluyodu. Bunun içinde hiiç kızamadım ona...


Buda ikinci adamım! :)
Hareketleri, mimikleri, gülümsemesi, samimiyeti.. O kadar sevimli bi insanki, farkında olmadan seviyosunuz zaten kendisini. Woo Ri, Bong Yong Gyu'nun kızı oldu, birlikte kalıyolar dedim ya hani. İşte çocukluğundan beri hep bir arada oldukları birde komşuları var. Seung Chul'da onların oğlu. Başta sürekli Woo Ri'yle atışsalarda sonrasında  işler değişiyor tabi. Oda Woo Ri'ye karşı bir şeyler hissetmeye başlıyor. Kalbi o kadar güzelki, Dong Joo, Woo Ri'yi elinden aldı diye başlarda kızsada sonraları Dong Joo'ya kıyamıyor ve onunla arkadaş oluyor. Hem kulakları duymuyo diye, hemde gerçekten iyi bi insan diye kızamıyor ona daha fazla. Kendi kendine Woo Ri'yi sevdiğiyle kalıyo garibim :)

Kısaca baş karakterler böyle. Daha çok insan var tabi. Dong Joo'nun anası, Ma Ru'nun babaannesi, Shin Ae ve Choi Jin Chul adındaki nefret edilesice iki insan, sevimlilik abidesi Bong Yong Gyu, o ilginç komşular (Seung Chul'un annesiyle babası yani)... Hepsi birbirinden iyiydi.. 


Dizi birrazda engelli insanlara dikkat çekiyor aslında. Hayatı onların gözünden görebilmemiz için uğraşıyor. Dong Joo hayatı boyunca, duyamadığı için annesi tarafından bile eksik olarak görülmesinin acısını yaşıyor sürekli. 
Sağır olduğundan beri Jun Ha hep yanıbaşında olmuş. Her zaman yardımına koşmuş. Dong Joo'nun eksiğini o tamamlıyor adeta..

30 bölümlük, uzun ama bir çırpıda izleyip bitirivereceğiniz bir dizidir bu. O kadar benimsedimki hepsini, dizi bitince bi boşluğa düştüm sanki.. 
Çok fazla konuya girmiyorum çünkü, anlatması hakkaten baya uzun sürer. Entrikası, gerilimi, aşkı bayaa bi boldu çünkü. İşin özü, diziyi mutlaka izleyiniz efendim. Pişman olmicaksınız.. :)

20 Temmuz 2012 Cuma

Sessiz Çığlık...

Bir film düşünün... Sinemanın olağan işlevinden çok daha farklı bir film... Çoğu zaman filmler insanları rahatlatmak, gerçek hayatın stresinden uzaklaştırmak ve azda olsa gülümsetmek için yapılır değil mi? Bazı filmlerde vardır ki bunun tam tersi bir amaca sahiptir. Aslında bilipte unuttuğumuz bazı gerçekleri bütün netliği ve ayrıntısıyla hatırlatır izleyicisine... Veya görmezden gelmeye çalıştığımız o gerçekleri, ne yapıp edip gözümüze gözümüze sokuverir adeta...

Size şimdi anlatacağım bu film tamda ikinci tür filmler arasına giriyor. Bu, sağır ve dilsiz çocukların dünyaya bazı gerçekleri haykırmaya çalıştığını, ama bir türlü seslerini duyuramadığını anlatan bir film... Kendi seslerini, hıçkırıklarını, ağlayışlarını bile duyamayan, başlarına gelen hiçbir şeyi dile getiremeyen çocukların, sessiz çığlıklarına şahit olmamızı isteyen bir film... Engelin ve özrün aslında bedende değilde beyinde olduğunu ispatlayan bir film...
Daha adını gördüğünüzde bile az çok anlayabiliyorsunuz filmin derinliğini. Hiç gösterişli değil aslında, tek kelime, çok sade... Silenced yani "Sessizlik".


Bir engeli oldumu kendini eksik hisseder insan... 

2011 yapımı olan bu film birbirine paralel giden iki farklı kişinin görüntüleriyle başlıyor. Daha o sahnede bile geriliyorsunuz, sessizce ve merakla ne olacağını beklemeye başlıyorsunuz...
Genç öğretmen Kang In Ho'nun (Gong Yoo) yatılı engelliler okulunda öğretmenlik yapmak üzere gitmesiyle başlıyor her şey. İlk başta ortam gayet olağan ve normal görünüyor. Öğretmenler normal, müdür bey ve ikizi çok iyi, Kang In Ho'ya her konuda yardımcı oluyorlar. Öğrenciler her gün normal bir şekilde derslerine girip çıkıyorlar...


Kang In Ho'nun gecenin bir vakti koridorda dolanırken duyduğu tuhaf sesler ve çığlıklarla normal giden günleri değişiveriyor bir anda... Ve zamanla fark ediyor ki; okul ve içinde yaşananlar hiçte düşündüğü gibi değil...


Genç öğretmen, o günden sonra sadece, çocukları anlamak ve sorunlarını çözmek için çaba gösteriyor. Ne kadar zor bir işin altına girdiğini farkettiğinde artık dönüşü olmayan bir yolda olduğunu görüyor ve her şeyini ortaya koyarak gerçekleri ortaya çıkarmak için çabalıyor. Hatta bu uğurda annesini bile karşısına alıyor. Bu işten vazgeçip kendi öz kızıyla ilgilenmesini isteyen annesine mahkeme girişinde verdiği cevap sanırım bahsettiğim şeyi açıklayacaktır:


"Bu çocuğun başına o olay gelirken ordaydım. Ama hiçbir şey yapamadım. Şimdi onun elini bırakırsam, kendi kızıma iyi bir baba olabileceğimi sanmıyorum."  

Gerçek bir hikayeden uyarlanan ve başrolünde Gong Yoo'yu izlediğimiz filmin yönetmen koltuğunda Hwang Dong-Hyuk'u görüyoruz. Gong Yoo, rolünü o kadar benimsemiş ve yaptığı işe o kadar inanmış ki, ben film boyunca o kişinin Gong Yoo olduğunu unuttum ve izlediğim kişi, sadece çocuklar için canını dişine takan, onları anlamak ve söylediklerini anlatabilmek için elinden gelen herşeyi yapan Kang In Ho'ydu...


"Mücadele etmemizin sebebi dünyayı değiştirmek değil, dünyanın bizi değiştirmesine izin vermemek..." 

Çocuklar ise bambaşka dünya... İzlerken gerçekten engelli olduklarını düşünmenize neden oluyorlar... Birde onlara bu yolculukta yardımcı olan genç bayan Yoo Jin var ki, ona da Jung Yu-Mi hayat veriyor. 


"Eskiden anne babamla sahile gelirdim. Sağır olmadan önce... O zamanlar dalgaların kıyıya vurma sesini duyardım. Ama şimdi çok sessiz...
Dünyadaki en iyi ve en güzel şeyler görülemez hatta dokunulamaz bile, kalpten hissedilmeleri gerekir. Bu Helen Keller'ın bir sözü ve benim en sevdiğim söz."


Çarpıcı ve hiç beklenmeyen final sahnesi, muhteşem oyunculukları, birbirinden sürükleyici, özellikle mahkeme sahneleri, gerçekleri hiç çekinmeden bütün sertliğiyle yüzünüze vuran, anlatmak istediği can yakan konusuyla "Sessizlik" mutlaka her insanın izlemesi gereken bir film...


Hani bir söz vardır ya: "Gerçekler acıdır" diye... Film bittiğinde içimden sadece şunu söyleyebildim: "Biliyoruz gerçekler acıdır da, keşke bu kadar da acı olmasaydı..."

30 Haziran 2012 Cumartesi

The Avengers'a Hazırlık: THE INCREDIBLE HULK

Efendiiimm.. Avengers'a hazırlık yazı dizisinin üçüncüsüyle yine karşınızdayım. Bu seferki filmimiz, yeşil, koccaman, iri yarı, önüne geldiğini dağıtan devimiz Hulk'ın filmi The Incredible Hulk! Neden "devimiz" şeklinde benimsedim bende bilmiyorum ama kendisi yaratığa dönüştüğünde psikopatlığın ve saldırganlığın dibine vursada, aslında özünde iyi bi insanadır o! 
Neyse en iyisi başından anlatmak...

Avengers filmine hazırlık için çekilen 2008 yapımı The Incredible Hulk filmi olsa da, aslında Marvel öncesinde 2003 yılında bir tane daha Hulk filmi çekmiş. Onun adı sadece Hulk. Belli ki o zamanlar pek inanılmaz gelmemiş o karakter gözlerine. Ters adamlar işte, asıl ilkinin inanılmaz olması gerekiyo ya neyse... Şimdi konumuz bu değil. 

İlk filmde Hulk karakterini canlandıran kişi Eric Bana'nın ta kendisi. İkinci filmi anlamak içinde bunu izlemek gerekiyor zaten. Onun için ikisini de arka arkaya izlemek zorunda kaldım. Ki normal şartlarda böyle bi filmide izlemem. Sinirlenince devasa yeşil bir yaratığa dönüşen adamın hikayesi hiçbir zaman mera uyandırmadı çünkü bende. Ama Marvel bu, insana her türlü filmi izlettirir... 


Kısaca ilk filmin konusu şu: Bruce Banner (Eric Bana) küçükken, babasının abzürt ve saçma sapan bilimsel deneyleri yüzünden, genlerinde tuhaf yeşil tanımlayamadığım bişeyle doğmuş bir çocuktur. Aslında babası o şeyi kendine enjekte etmiş ama haliyle genlerden bu çocuğa da geçmiş. Sonra Bruce büyür, bilim adamı olur. Önemli bir labarotuvarda çalışmaya başlar. Bir gün yaşanan bir kaza nedeniyle Bruce'un içinde hapsolmuş o yeşilimsi şey, yavaş yavaş kendini göstermeye başlar... Daha doğrusu sinirlendiği anda ortaya çıkar. Bruce sinirlendiği bir an, yavaş yavaş irileşir, rengi değişir, bir anda yaratıkımsı bişeye dönüşüverir. Birde sen bunu kontrol edeme! Ondan sonra seyreyle cümbüşü! 


Gelelim 2008 yapımı olan ikinci Hulk'a. Buna bide ek olarak incredible yani inanılmaz eklenmiş, olmuş size The Incredible Hulk! Bu filmi çekici kılan yanı ise başrolünde Edward Norton'ın olması. Severim bu adamıda, filmlerini de. Onun için her türlü izlerim yani... 


Diğeriyle benzer bir hikaye haliyle.. Sadece ek olarak bir yaratık daha dahil oluyor filme. Bruce'un sevdiceği olan Betty Ross'un (Kendisini Liv Tyler canlandırmış) babası general. Bruce izini kaybettirmiş olduğu için yaşanan ilginç bir hadise sonrası yaşadığı yeri buluyorlar. General'in amacı belli: Savaşlarda kullanabilecekleri güçte müthiş bir yaratık oluşturmak. Bunun içinde Bruce'un yeşillendiği andaki özelliklerini istiyorlar. Bruce'da "Efendim siz manyak mısınız? Hulk bu! Ondan hiç asker olur mu? Delidir ne yapsa yeridir! Kendini tutamaz savaşta iki tarafıda paramparça eder! Bi vursa kendinizi okyanus üstünde uçarken bulursunuz!" şeklinde nedenlerden ötürü buna izin vermem diyip o yeşilimsi şeyi vücudundan atmak için çabalıyor. 


Buda filmimizin süper tipsiz kötü adamı! Hulk'ın gücünü ölesiye kıskanan, "Banane banane, benden ondan istiyorum" düşüncesinde, dengesiz adam Emil Blonsky. Hep General'in başının altından çıkan bazı nedenlerden ötürü bu da işin içine giriyor. Sonrasında hem generale hemde Hulk'a baya bela oluyor tabi...
Yine Amerika'ya bir yaratık saldırıyor, yine Amerika paramparça oluyor, yine Amerikalı halk bu tuhaf yaratıkları görüp çığlık çığlığa koşuşturuyor. Bir Allah'ın kuluda demiyor ki "Bu yaratıklar niye hep Amerika'ya saldırıyor?" :D
Kısaca filmimiz bu şekilde... Avengers'a iki şekilde bağlıyorlar filmi. Biri arada bir adı geçen ve Avengers'ta sürekli bahsedilen "SHIELD" adındaki gizli örgüt (Nasıl gizliyse herkesin dilinde maşallah) :D Birdee son sahnede General bir barda üzgün, mutsuz ve pişmanlıkla içkisini yudumlarken ziyaretine bir adam geliyor... Bu kişi tabiki, benim adamım Tony Stark yani Iron Man. Yani Robert Dawney Jr. Benim için en tatlı süprizde o oldu zaten...


Bugüne kadar Marvel 3 farklı Hulk sürdü piyasaya. Üçü de farklı oyuncular... Ama bana göre en süperi Edward Norton'dı. :))
Son olarak ben bu adamların yerinde olsam çok fena alınırdım yaa. 
"Sen bana ne demek istiyosun arkadaşım? Bana bakınca bi dev mi görüyosun yani? Ben o kadar tipsiz ve iri miyim de bana böyle bi rol teklif ediyosun?" diye... 
Ama üçüde sorunsuz kabul etmiş görünüşe göre... :D

Vee The Incredible Hulk fragmanı... 




26 Haziran 2012 Salı

Seni Seviyorum New York!

Uzuun zamandır izlemek istediğim, ama bir türlü sıra gelmeyen film New York I Love You filmini gün itibariyle izlemiş bulunuyorum... Bazı özellikleri nedeniylede bi yazma isteği oluştu bende...
Önce afişimiz...


Hollywood filmlerinin en zengin kadrolu filmlerinden biri budur sanırım. Genelde filmlerde başrol oynayan bir çok oyuncu bu filmde ufak ufak rollerde yer almış çünkü.. Orlando Bloom, Shia LaBouf, Bradley Cooper, Natalie Portman, Ethan Hawke, Rachel Bilson, Andy Garcia, Hayden Christensen, Shu Qi, Uğur Yücel ve daha bir sürü oyuncu...
Filmimiz aralarında Fatih Akın'ında olduğu 12 farklı yönetmen tarafından, kısa kısa hikayeler şeklinde çekilmiş. Hepsinin tek bir mekanı var: New York! Filmi izlerken sanki arka arkaya ünlü oyuncuların yer aldığı kısa filmler izliyor gibi oluyorsunuz. Bu şekilde pekde bir şey anlamıyorsunuz aslında. Bazı hikayeler kopuk kopuk gösterilmiş çünkü. 
Ama arada dikkatimi çeken bazı hikayeler varki... Onların hatrına bu yazıyı yazmalıyım diye düşündüm...  
 Filmin amacı şu: New York'ta birbirinde farklı bir sürü hayat vardır, çeşit çeşit insan vardır. Her dinden, her ülkeden, her ırktan insan nefes alır New York'ta... Gecesi ayrıdır, gündüzü ayrı... En az Amerikalı kadar başka ülkelerden de bir sürü insan yaşar New York'ta... Kocamandır bu şehir... Kendi çapında bi dünyadır adeta...
(Bu benim anladığım tabiki) :D

Şimdi dikkatimi çeken hikayelerden bahsedeyim kısa kısa... 
Şu görmüş olduğunuz adam Ethan Hawke. Kadınlarla fazlasıyla ilgilidir bu abi :D 
Şu yanında görmüş olduğunuz kadınada sigara içerlerken bir sürü asıldı. Ağzı accayip laf yapıyo tabi, öyle pat küt asılmaktan bahsetmiyorum. Yazıya döksen sayfaları bulacak uzunlukta konuştu da konuştu. Kadın sigarayı bitirene kadar, adam kendi çapında bi aşk romanı yazdı adeta. :D Ama karşısındaki çekik gözlü, güzel hatun öyle bişey söyledi ki... Bizim ki ufak çaplı bi şok yaşadı... Biraz müstehcen ama komik bi hikayeydi...


Gelelim bir diğer hikayeye... Bu hikayedeki genç ise, diğerinin tam zıttı. Kızlardan yana baya bi şanssız. Okulun mezuniyet balosu öncesi kız arkadaşı onu terkedince oda boşta kalıyor. Tanıdığı bir adamda, çocuğa acıdığı için kızını baloya götürebileceğini söylüyor. Kızın fotoğrafını görünce çocuk etkilensede, sonrasında kızın tekerlekli sandalyeyle evden dışarı çıktığını görünce bi afallıyor tabi. Sonrasında olay çok daha başka bir hal alıyorda, anlatmak olmaz şimdi. :D
Bu hikayede beni şaşırtan noktalardan biri şuydu:

Kısacık, küçücük, ufacık bir sahnede karşımıza bir anda Gossip Girl'ün başrol oyuncusu Blake Lively çıkıveriyor. Çocuğun onu terkeden kız arkadaşı rolünde. Tek bir sahne... Bir başrol oyuncusu için baya bi ilginç geldi tabi bana bu durum...

  
Bu hikayeyi güzel yapan işte şu ufaklık... Çook sevimli konuşması ve çok güzel bi yüzü var. Bu bölümün senaristi ve yönetmeni ise filmin başka bir bölümünde oyunculukta yapmış olan Natalie Portman... Yönetmenlikte yapabildiğini bilmediğim için görünce baya bi şaşırdım... Güzeldi ama, yönetmenliğinide beğendim... :))
Filmde kızın, yanındaki adama söylediği bir replik var. Çok hoşuma gittiği için not etmiştim. Burayada ekliyorum...
- Güneş oğlan, ay da kız... İkisininde gökyüzünde olduğu zamanları çok seviyorum. Ortaya bir sürü güzel renk çıkıyor. Mor, çingene pembesi, normal pembe. Sanki hepside hala fırsatları varken birbirleriyle kovalamaca oynuyor.

  Vee işte Natalie Portman'ın oyuncu olarak karşımıza çıktığı kısım... Kendisi bir Yahudi'yi canlandırmış. Kendi gibi Yahudi bir adamla evlenecek. Bu fotoğrafta düğününden bir görüntü... Hikayeye pek anlam veremesemde, düğünü öncesi Hindistanlı bir adamla yaptığı konuşma fazlasıyla dikkatimi çekti. Hristiyanlık, Yahudilik ve Hindularla ilgili çok ilginç tespitler yapmışlar.. Hepsini yazmamın imkanı yok ama en çok dikkatimi çeken kısım şuydu: Hindistanlı adam tokalaşmak için elini uzattığında Natalie Portman'ın söylediği şey aynen şuydu:
- Kocamdan başkasına dokunmam yasak.
Yahudilerde de böyle bi hassasiyet olduğunu bilmiyodum, şaşırdım...


İşte beni en çok güldüren ve filmde en sevdiğim çift! O kadar tatlı atışıyolarki, sürekli kahkaha atmama neden oldular. Amca yavaş yürüyo, elinde bastonu var. Kadın daha dinç. Hızları bir türlü tutturamıyolar. Adamda sinirleniyo haliyle: 
- Beni boşa, daha genç biriyle evlen o zaman!
Kavga ede ede yürüselerde, her konuda en sevimlisinden atışsalarda birbirlerini o kadar içten seviyolarki "Aman ben sizi yerim" diyesiniz geliyo. :D 

İşte onu deme isteğinizin geldiği sahne... :D Bide kocasına diyo ki:
- O kasketi takınca daha yakışıklı oluyosun. Gerçi sen her zaman çok yakışıklısın...


Fatih Akın yönetmenliğinde Uğur Yücel'in kısada olsa bir ressamı canlandırdığı kısma gelirsek... Pek bişey anlamadım aslında. Tuhaf ve kısa bir hikayeydi. Ama hoşuma giden kısım şu: Shu Qi, Çinli, güzel mi güzel, zarif bi ablamızdır. Ben onu ilk defa Donnie Yen'in bi filminde izlemiştim. Güzelliğine hayran olmamak elde değil. Ki Hollywood'da keşfetmiş zaten kendisini.. İşte bu bölümde Uğur Yücel'in partneri, benim güzel hatunum Shu Qi!...


 Geldik bahsetmek istediğim son hikayeyee... Shekhar Kapur adında Hindistanlı bi yönetmenin üstlendiği, Shia LaBouf'un başrolünde oynadığı bölüm... Belkide filmin en güzel kısmıydı... Shia'nın masumluğu, topallayarak yürüyüşü, aksanlı konuşması, o derinden ve hüzünlü bakışı... Yaşlı kadının zerafeti, kibarlığı, içten ama gizemli tavırları... 

Şu elbiseyi giydikten sonraki o zerafeti, aynanın karşısındaki duruşu, odanın görüntüsü... Tablo gibiydi sanki... Sonunda da o kada ilginç bişey oluyoki hem ufak çaplı bi şok yaşadım hemde gözlerim doldu... İşin aslı en etkileyici kısım tam olarak buraydı... 
 Hikayeler bu kadar değil tabi ki... Daha anlam veremediğim, ne anlatmak istediğini anlayamadığım karakterler ve hikayeler vardı da... İzleyipte anlayan olursa banada anlatsın lütfen... :D 


Son olarak... Filmi aslında özetleyen diyalog yine bu ikiliden geldi:
Kadın: Amerikalı değilsin
Çocuk: Hayır değilim. Bu otelde pek amerikalı yok. 
Kadın: New York'un en sevdiğim özelliklerinden biri... Herkes başka başka yerlerden gelmiş...

Birbirinden tamamen farklı pek çok insanın kısa kısa hayatlarının anlatıldığı bu filmi beğendim veya beğenmedim diyemiyorum. Çünkü gerçekten çok hoşuma giden kısımlarının yanında bir de "Burası olmamış sanki, ne alaka" dediğim kısımlarda vardı... 
Son olarak her zamanki gibi filmin fragmanıyla huzurlarınızdan ayrılıyorum...




24 Haziran 2012 Pazar

Fransız Filmlerinin En Sevimlisi: The Intouchables

Blogumun adı her ne kadar KoreCan olsada, tek bir ülkede sabit kalmayacağımı, farklı ülke sinemalarından da bahsedeceğimi söylemiştim. Ve şimdi önceden hiç bahsetmediğim bi ülke sinemasıyla karşınızdayım: 2011 yapımı bir Fransız filmi...
 Filmimizin adı Intouchables. Yani Dokunulmazlar...

Bir adam düşünün... Adı Philippe. Başı ve boynu hariç baştan aşağı her yanı felç! Sonradan olan bir şey, nedenini kendisi filmde anlatıyor zaten... 
Bu adam fazlasıyla zengin olduğu içinde hizmetinde bir çok insan yaşamakta. Mükemmel bir malikanesi, kendisine son derece sadık çalışanlarıyla birlikte o haline rağmen yaşamaya çalışmakta. Birgün onun her konuda bakıcılığını yapacak, erkek bakıcı için pek çok insanla görüşmeler yapıyorlar. Bu görüşmeye gelenlerden biri de Driss. Aslında oraya geliş amacı biraz farklı, onu işe almayacaklarını düşünerek gidiyor. Ama o kadar rahat ve samimi bir şekilde konuşuyorki, bu durum Philippe'in dikkatini çekiyor ve Driss o koca malikanede işe başlıyor. Tabikide yatılı olarak ve kendisine muhteşem bir oda veriliyor...


Driss başlarda baya bi afallıyor tabi. Adamın felçli olduğunu unutup çalan telefonu uzatıyor, yalnışlıkla bacağına sıcak su döktüğünde adamın hiçbir şey hissetmediğini farkedince, bu sefer deneme yapmak için biraz daha döküyor, Philippe'nin yardımcılarından biri olan güzel hatun Magelie'yi izlicem derken çatalı yanlışlıkla adamın gözüne sokuyor falan... :D 
Zaten kendisi tam bi fırlama. Hareketleri, tavırları, tarzı, konuşma şekli... Tam cool zenci.. Ve her şeyden kendine eğlenecek o kadar çok şey buluyor ki.. Sanırım Philippe'nin de onu işe alma nedeni buydu. Adamın enerjisi muhteşem bi kere... 


Onlar dostluklarını ilerlettikçe ve zamanla birbirlerini tanımaya başladıkça Driss adamı kendine benzetmeye de başlıyor haliyle :D Masaj için çağırdığı kadınlar, içirdiği otlar, Driss'in, Philippe'in sanatsal faaliyetlerine getirdiği muhteşem yorumlar ve bunlara Philippe'in kahkahalarla gülmesi... Anlayacağınız birbirlerine son derece zıt olsalarda birbirlerini tamamlıyorlar aslında...
Bir yandan da Philippe'in Driss'te bulduğu hayat enerjisi, ona bu derece bağlanmış olmasının nedeni bence. Kendi yapamadığı şeyleri Driss yapıyor ya... Yaşadığını Driss yanındayken anlıyor adeta...



Sadece Driss, Philippe'i etkileyecek değil ya... Philippe'in ısrarlarıyla Driss'in yamaç paraşütü yaptığı bi sahne var ki... Korkudan ruhunu teslim ediyodu nerdeyse çocuk.. :D


Filmi sevme nedenlerime gelince... Madde madde sıralamak istiyorum:
1. Öncelikle film tamamen gerçek bir hayat hikayesinden uyarlanmış. Tek fark, gerçeğindeki bakıcı zenci değil.
2. Driss'in enerjisi gerçekten o kadar müthişki, sürekli sırıtmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Sürekli gülüyor, sürekli espri yapıp bir fırlamalık yapıyor. Ve en güzeli Philippe, Driss'ten çok farklı olmasına rağmen onun hiçbir şeyinden ve hiçbir sözünden rahatsız olmuyor.. Tam tersi onunla birlikte herşeye gülüyor hatta. :)
3. Fransız filmlerinin o hayran olduğum renk uyumları bu filmde de fazlasıyla mevcut. 
4. Philippe'in sanatsal faaliyetlerine Driss'in getirdiği yorumlar aslında bir çok insanın düşünceleriyle gerçekten uyuşuyor. Driss'de mutlaka size ait bir şey buluyosunuz zaten...
5. Öyle patron-bakıcı ilişkisinin zerresi yok aralarında. Bu muhteşem dostluğu ve samimiyeti kıskanabilirsiniz hatta... :)
6. Fransa'nın en iyi filmlerinden biri olarak kabul ediliyo. Ki bencede öyle, bilgisayarımdan silmeye kıyamadığım nadir filmlerden... 



Aklıma gelenler bu kadar. Konuya ve ayrıntılara pek fazla girmedim. Daha çok güzel ve sevimli sahneler var filmde. Driss'in resim yapma sevdası, Philippe'in üvey kızı, Driss'in o kızla çatışması, Driss'in film boyunca asıldığı Magelie, Philippe'in 6 ay boyunca mektuplaştığı mektup arkadaşına Driss'in müdahalesi ve daha neler neler...
Filmi şiddetle herkese tavsiye ederim. Film bittiğinde tuhaf bi gülümseme isteği duyacaksınız. Bi iç çekeceksiniz  falan.. Çok tatlı bi his oluşturuyo içinizde... Fazla sevimli.. :D


Vee son olarak en güzel sahneleriyle olmazsa olmazımız, film fragmanımız... Hayydi bakalım.. :))

30 Mayıs 2012 Çarşamba

The Avengers'a Hazırlık: CAPTAIN AMERICA!

The Avangers'ın bir diğer hazırlık filmi olan Captain America'yı nihayet geçen gün bitirdim. Aslına bakarsanız normal şartlarda böyle bi filmi bırakın izlemeyi, adını bile anmam. Çünkü oldum olası Amerika reklamı yapan filmler hep itici gelmiştir. Şimdi "Hollywood yapımı olupta Amerika'nın reklamını yapmayan film mi varki?" diyor olabilirsiniz. Bi yerde haklısınız tabi ama birde şöyle bi durum var: Filmin adı bile buram buram reklam kokuyo. Olayın abartıldığı, bir uç noktadır yani bu film :D
Amma velakin Avengers filmi için izlemiş bulundum işte. Peki beğendim mi? Onu yazının sonunda söylerim, önce filmi anlatalım kısaca.. ;)


Yıl 1942. Hitler tüm dünyaya zulmetmekte. Ve pek tabiki dünyanın kurtarıcısı (!) olan Amerika bu duruma bir dur demek için elinden gelen herşeyi yapmakta.. 
Steve Rogers diğer tüm erkekler gibi askere ve savaşa dahil olmak isteyen genç bir adam... Ama ne yaparsa yapsın onu bir türlü askere kabul etmiyorlar. Çünkü kendisi hem çok zayıf, hem çok ufak tefek, aynı zamanda çocukluğunda pek çok hastalık geçirmiş... Defalarca askere gitme isteği reddedilsede o türlü yollarla her seferinde şansını yeniden deniyor... Ve yine askerlik için muayene olduğu bir günde bir profesörle karşılaşıyor. Profesör ona yardım etme sözü veriyor ve ediyorda. 

 
Steve Rogers askere alındıktan sonra bazı eğitimlerden geçiyor. Komutanlarda dahil olmak üzere herkes onunla dalga geçiyor. Profesöre kızgın bakışlar atıyorlar hatta "Bu kadar ufak bir adamın burada ne işi var" gibilerinden ama olaylar hiçte bekledikleri gibi gelişmiyor. 


Amerikan devletinin yaptığı özel ve gizli bazı deneyler var. İşte bu profesörde en önemli deneylerden biri için Steve'i kobay olarak kullanıyor. 
 Vee süper gizli çalışma tabiki başarılı oluyor. Bizim ufak tefek, cılızlıktan nerdeyse ölecek olan azimli askerimiz, iri yarı, kaslı, yapılı bir adama dönüşüveriyor. Yani budan bahsediyorum...


Ardından da yaptığı ufak bir kahramanlık üzerine tüm Amerika bu gizemli adama odaklanıyor. Bir anda onu kahraman gibi görmeye başlıyorlar. Bizim uyanık devlet adamlarıda durur mu? Hemmen reklamlarda, filmlerde oynatıyorlar Steve'i. Pek çok yere konuşmaya çağırıyorlar. Bilgece, vatansever laflar etmesini falan istiyorlar. Birde klasik kahraman tarzı bir üniforma giydiriyorlar. Elinede üstünde Amerikan bayrağı renkleri olan bir kalkan veriyorlar. Sonrada bizim ufacıcık oğlan oluyor başımıza iri yarı "Kaptan Amerika" 

 
Bütün bunlar üzerine herkes bunu süs niyetine, sadece filmlerde oynayıp boy gösterecek kapasitede görmeye başlayınca Vatansever Amerikan askeri "Ben bunun için asker olmadım" diyip basıyor düşman topraklarını...


 Birde kötü karakterimiz var tabiki. Önce Almanya ve Hitler için çalışan, sonra tamamen aç gözlü olup tüm dünyayı kendince ele geçirmek isteyen şeytani şahsiyet Johann Schmidt. Ya da diğer adıyla Red Skull! Ve evet, buda bir Marvel karakteri.. Bu karakteride Matrix'in kötü adamı Ajan Smith'ide canlandıran Hugo Weaving canlandırmış... Adam hakkaten kötü rollere aşırı yakışıyo, tipi müsait :D

 Filmin Avengers'la bağlantısına gelince... Red Skull'un dünyayı ele geçirmek için kullandığı bir taş var. Çok değerli ve ışık saçan bir taş.. Bu taş Thor ve Avengers'ta kullanılan taşın ta kendisi! Yani Tanrılar diyarından gelme, özel yetenekleri bulunan bir taş. Red Skull'da bu taşı kullanarak silahlar üretiyor ve silahları kime ateşlerlerse o kişi anında ortadan kayboluyor. Hücrelerine ayrılıyo gibi bişey.. Peki bu taş, bu adamın eline nasıl geçmiş sorusuna ise şunu söyleyebilirim ki; hepsinide ben mi açıkliyim arkadaşım, izlede öğren.. :P :D 

Birde bu serinin olmazsa olmaz adamı Nick Fury yine arada bir kendini gösteriyor. Sonlara doğru birde sonda jenerikten sonra yine ortaya çıkıyor ve Captain America'ya yolunu bulmasında yardım ediyor. Adam jenerik arkası oyuncusu resmen! Jenerik bittikten sonra bi kendini göstermezse içi rahat etmiyo :D



Son olarak filme dair en merak ettiğim kısım şu: Normalde yapılı ve kaslı olan Chris Evans'ı nasıl olduda bu kadar ufak tefek ve zayıf gösterdiler? İzlediğimden beri hala bunu düşünürüm. Ve asıl güzel olanı, göze batan, saçma görünen hiç birşey yok. Hakkaten zayıfmışta, bir anda kaslı bi adama dönüşmüş izlenimini başarıyla veriyolar.
Onun dışında genel olarak ve objektif gözle bakarsam film fena değil. Klasik Hollywood filmi işte. Görsellik anlamında zaten sözüm yokta, sıkılmadılar bi türlü bu tür kahraman filmlerinden.. 
Konu açısından çok büyük beklentilere girmenizi tavsiye etmem. Ama eski dönem görüntüleri son derece başarılı. 
Eğer Avengers'ı net bi şekilde anlamak istiyosanız, Iron Man'in sürekli " yaşlısın sen, saygı göstermeliyim, dede" gibi sözlerle dalga geçtiği, kahramanlardan biri olan Kaptan Amerika'nın filminide izlemelisiniz tabi...

Not: Onun neden dede dediğini anlatmicam işte. :P